BORSALAR TARİHİ

•Nisan 28, 2007 • Yorum yapılmamış

  Borsa sözcüğü, Bruges Kenti’ndeki “Hôtel des Bourses” denilen ve armasında üç tane para kesesi bulunan bir hanın adından gelmektedir. Burada toplanan yerli ve yabancı iş adamları, satılık malların örnekleri üzerinden alışveriş yaparlarmış. Mal örneği üzerinden senetle alım satıma Ortaçağ fuarlarında da rastlanırdı. Ancak Hôtel des Bourses’ün ünü kısa sürede yayılmıştır.

  1531’de Anvers’de ilk borsa binası açılmıştır. Anvers Borsası’nı kısa ara ile Lyon Borsası ve Toulouse Borsası izlemiştir. Londra’da The Royal Exchange 1571’de hizmete girmiştir. Anvers Borsası’nın 1576’da tahrip edilmesi üzerine ticari ve mali işlemler Amsterdam’da yürütülmüştür. Amsterdam Borsası 1611’de inşa edilmiştir. 1662’de yeni bir borsa binası yaptırılmıştır.

  New York Borsası 1792’de 24 iş adamının girişimiyle kurulmuştur. Paris Borsası ise 1724’te açılmış ve ilk binasının yapımı 1826’da tamamlanmıştır.

Momentum

•Nisan 28, 2007 • Yorum yapılmamış

Momentum kavramı, osilatör analizleri içinde temel bir önem taşır. Momentum, fiyatların değişim oranını ölçer. Sabit bir fiyat aralığı alınarak fiyatın değişimi ölçülür. 10 günlük bir momentum çizgisi çizebilmek için, son günün kapanış fiyatından on gün önceki kapanış fiyatı çıkartılır. Elde edilen artı ya da eksi değer, bir yüz çizgisi etrafına işaretlenir. Momentumun formülü;

M = 100(V - VX)’dir.

Bu formülde, “V” en son günün kapanış fiyatı, “VX” de, X gün öncesinin kapanış fiyatıdır.

Eğer son günün kapanış fiyatı, on gün öncesinin kapanış fiyatından daha büyük olursa, yüz çizgisinin üzerine bir artı değer eklenecektir. Eğer en son günün kapanış fiyatı, on gün öncesinin altında olur ise, yüz çizgisinin altına bir eksi değer eklenecektir.

10 günlük momentum çok kullanılan bir zaman periyodu olsa da, herhangi bir zaman periyodunu da pek doğaldır ki kullanabiliriz. Daha kısa dönemli (5 günlük gibi) bir momentum daha hassas bir çizgi oluşturur. Daha uzun dönemli (20 günlük gibi) bir momentum, osilatörün salınımlarının daha yumuşak olduğu, daha düz bir çizgi oluşturur.

Momentum, Yükseliş ya da Düşüşün Oranını Ölçer

Momentum göstergesinin neyi ölçtüğü konusunun üzerinde biraz daha duralım. Bir zaman aralığı için fiyat farklılıklarını çizmekle, yükseliş ya da düşüşün oranı ölçülmüş olur. Fiyatlar yükseliyor ise ve momentum çizgisi yüz çizgisinin üzerine çıkmış ve yükseliyor ise bu, yukarı-trend’in ivme kazanıyor olduğu anlamına gelir.

Yukarıya doğru tırmanmakta olan momentum eğer düzgünleşmeye başlarsa bu, fiyattaki yeni artışların, 10 gün önceki artışlarla aynı olduğu anlamına gelir. Böyle bir durum, fiyatlar hala ilerliyor olsa da, yükseliş oranının (ya da ivmenin) aşağı düşmesi anlamına gelir. Momentum çizgisinin yüz çizgisine doğru düşmeye başlaması, fiyatların yukarı-trend’i hala yürürlükte olsa da giderek ivme kaybettiğini anlatır. Yukarı trend artık momentum kaybediyordur.

Momentum çizgisi, yüz çizgisinin altına düştüğü zaman, en son günün kapanışı 10 gün önceki kapanışın altına düşmüş demektir ve kısa dönemli bir aşağı-trend’in etkili olduğundan söz edebiliriz. Momentum, yüz çizgisinin altındaki hareketini daha aşağılara doğru sürdürürse, aşağı-trend momentum kazanır. Ancak momentum çizgisi yeniden yükselmeye başladığı zaman analizci aşağı-trend’in ivme kaybettiğini bilebilir.

Momentumun iki zaman aralığı arasındaki fiyat farklılığını ölçtüğünü akılda tutmak önemlidir. Momentum çizgisinin yükselebilmesi için son günün kapanış fiyatı 10 gün önceki kapanış fiyatının üzerinde olmalıdır. Eğer fiyatlar 10 gün önceki fiyatlarla aynı olarak kalırsa, bu durumda momentum çizgisi düz bir çizgi olacaktır. Eğer en son günün kapanış fiyatı, 10 gün öncesinin kapanış fiyatının altında olur ise, fiyatlar hala yükseliyor olsa da, momentum çizgisi düşmeye başlayacaktır. Bu, momentum çizgisinin, fiyat trendinin o andaki yükselişinin ya da düşüşünün ivme kazanması ya da kaybetmesini ölçmesidir.

Momentum Çizgisi Fiyat Hareketine Öncülük Eder

Momentum çizgisi fiyat hareketinin her zaman bir adım önündedir. Momentum çizgisi fiyatlardaki yükselişin ya da düşüşün birkaç gün önünde gider, daha sonra, varolan trend halen hareketini sürdürürken o ivme kaybetmeye başlar ve daha da sonra, fiyatlar ivme kaybetmeye başladığı zaman fiyatların aksi yönünde hareket etmeye başlar.

Alım ya da Satım Sinyali Olarak Yüz Çizgisinin Geçilmesi

Momentum grafiğinin bir yüz çizgisi vardır. Teknik analizcilerin pek çoğu, yüz çizgisinin geçilmesini bir alım ya da satım sinyali olarak kullanırlar. Yüz çizgisinin yukarıya doğru geçilmesi bir alım sinyali, aşağıya doğru geçilmesi ise bir satım sinyalidir. Ancak burada, ana trend analizlerinin esas analiz olduğu bir kere daha vurgulanmalıdır.

Osilatör analizleri, varolan piyasa trendinin aksi yönünde işlem yapmanın bir özrü olarak kullanılmamalıdır. Alım pozisyonu ancak, piyasanın trendi eğer yukarıya doğru olursa ve momentum çizgisi yüz çizgisini yukarıya doğru keserse açılmalıdır.

Bir Yukarı ya da Aşağı Sınırın Var Olmasının Gerekliliği

Momentum çizgisi ile ilgili bir sorun, daha önceden düzenlenmiş olan bir yukarı ve aşağı sınırın olmayışıdır. Daha önce, osilatör analizlerinin asıl değerinin, piyasaların ne zaman ekstrem bölgelerde olduğunu belirleyebilmek olduğunu ifade etmiştik. Fakat, momentum çizgisinde hangi yükseklik “çok yüksek” ve hangi düşük değer “çok düşük”tür? Bu sorunu çözebilmenin en basit yolu, gözle yapılan incelemedir. Momentum çizgisinin geçmişteki grafiği incelenerek, onun üst ve alt değerlerinden yatay çizgiler çizilebilir.

Diğer bir teknik, momentum çizgisini normalize etmektir. Bu teknik, +1 ve -1 gibi bir aralığa girebilmesi için momentum çizgisinin değerinin bir sabit bölen ile bölünmesidir. Bunu yapabilmenin en kolay yolu, en son momentum değerini, incelenen zaman değeri içinde mümkün olan maksimum değer ile bölmektir. Örneğin on günlük bir momentum çizgisinde, son günün momentum değeri alınır ve bu değer 10 ile çarpılmış (momentum çizgisinin uzunluğu) bir limit harekete bölünür.

Sonuç, ele alınan zaman dönemi içinde bir piyasanın hareket edebileceği maksimum miktarın bir yüzdesi olacaktır ve +1 ile -1 aralığına girilecektir. Bu işlemler yapıldıktan sonra, “tehlikeli bölgeler”in nereler olduğunu önceden görebilmek mümkün hale gelir.

Böyle bir bant tanımlandıktan sonra, “tehlikeli bölgeler” değişik şekillerde belirlenebilir. Bunun bir yolu, yüz çizgisinin altında ve üzerindeki hareketlerin yüzdelerini ölçmektir diğer bir yol, bütün değerlerin %95′inin aşağı ve yukarı sınırlar içinde kalacağı şekilde, yüz çizgisinin altında ve üzerinde iki standart sapma ölçmektir. Bu düzeylerin ötesine taşan bir hareket, aşırı-alım ya da aşırı-satım koşullarının ortaya çıkmış olduğunun bir uyarısı olacaktır. Bütün bunları yapmaktaki amaç, fiyat salınımlarını kapsayan üst ve alt sınırları, bu sınırlar geçildiğinde piyasanın uç bir değere erişmiş olduğunu belirleyebilecek ve piyasanın değişebileceği konusunda bir uyarı alabilecek şekilde belirleyebilmektir.

Bir momentum çizgisini normalize edebilmek için limit hareketin bir bölen olarak kullanımının bazı kusurları vardır. Bunun bir sonucu olarak teknik analizciler, bölen olarak kullanabilecekleri daha sofistike istatistiki araçlarla denemeler yapmışlardır.

Donald R.Lambert, kendi Commodity Channel Index (CCI)’sını çizerken, bölen olarak ortalama sapmayı kullanmıştı. Lamberd’in CCI’sı esasen bir osilatör olarak geliştirilmemiş olsa da, bölen olarak limit hareketin yerine ortalama sapmanın kullanılması düşüncesi osilatör analizlerine de uyarlanabilir. Açıkça amacının dışında olmasına karşın, bazı teknik analizciler CCI’yı bir osilatör olarak kullanırlar. Welles Wilder’ın Göreceli Güç Endeks’i (RSI) ve George Lane ‘in stokastiğinde üst ve alt sınırların belirlenebilmesi sorunu daha geçerli şekilde ele alınmıştır.

Amerikan Borsalarının İşleyişi

•Nisan 28, 2007 • Yorum yapılmamış

Sürümde binlerce hisse senedi bulunmasına karşın bunlar arasında en büyük, en iyi tanınmış ve en çok alım-satım gören şirketlerin hisse senetleri genelde New York Menkul Kıymetler Borsası’na (New York Stock Exchange - NYSE) kayıtlıdır. Borsa’nın geçmişi bir gurup aracının New York kentinde Wall Street’teki (Wall Sokağı) bir çınar ağacının altında toplanıp hisse senetlerinin nasıl alınıp satılacağına ilişkin belirli kurallar saptadıkları 1792 yılına kadar uzanır.

1990′ların sonlarına gelindiğinde NYSE’de 3.600 değişik hisse senedi kayıtlıydı. NYSE’de 1.366 üye ya da aracı şirket tarafından büyük paralar ödenerek satın alınan ve bireyler adına hisse senedi alıp satmak için kullanılan “yer” vardır. Borsa ile aracı şirketler arasında iletişim elektronik olarak yapılır. Fiyatları bildirebilmek ve siparişleri alabilmek için 200 mil (yaklaşık 320 kilometre) fiber-optik kablo döşenmesi ve 8.000 telefon bağlantısı kurulması gerekmiştir.

Hisse senetleri nasıl alınıp satılır?

Sözgelimi California’da bir öğretmen denizaşırı geziye çıkmak istesin. Gezi giderlerini karşılamak için elindeki 100 adet General Motors hisse senedini satmaya karar verir. Müşterisi olduğu aracıyı arar ve senetlerini en kısa sürede en iyi fiyattan satmasını ister. Aynı gün Florida’daki bir mühendis, biriktirdiği parayı 100 adet General Motors hisse senedi almak için kullanmayı düşünür ve kendi aracısını arayıp piyasadaki fiyattan 100 senet “satın alma”sı için emir verir. Her iki aracı bu emirleri NYSE’deki temsilcilerine ileterek gerekli pazarlığa başlamalarını isterler. Tüm bunlar bir dakikadan daha kısa bir zaman içinde gerçekleşir.

Sonuçta öğretmen parasını mühendis de hisse senetlerini alır ve aracılarına gereken komisyonu öderler. Söz konusu işlem borsadaki diğer işlemler gibi açıkça yapılır ve sonuçlar ülkedeki her bir borsa kuruluşuna elektronik ortamda duyurulur.

Bu süreçte yaşamsal bir rol oynayan borsa “uzmanları” alım ve satım emirlerini ustaca uyuşturup piyasanın düzenli bir biçimde işlemesini sağlarlar. Yeterli alıcı ya da satıcı bulunmadığı durumlarda gerekirse uzmanlar kendileri de hisse senedi alır ya da satarlar.

Enerji endüstrisine ilişkin çok sayıda hisse senedinin kayılı bulunduğu ve daha küçük bir kuruluş olan Amerikan Menkul Kıymetler Borsası da Wall Sokağı bölgesindedir ve aşağı yukarı NYSE gibi çalışır. Diğer bazı büyük ABD kentlerinde de daha küçük bölgesel menkul kıymetler borsaları vardır.

En yoğun hisse senedi alışverişi Hisse Senedi Alım-Satımcıları Otomatikleştirilmiş Fiyat Ulusal Derneği (National Association of Securities Dealers Automated Quotation - NASDAQ) sistemi çerçevesinde yapılır. Tezgah üstü borsası denilen ve yaklaşık 5.240 değişik hisse senedinin alım-satımını düzenleyen bu kuruluş belirli bir mekanda faaliyet göstermez; hisse senedi ve bono alım-satımcılarının oluşturdukları bir elektronik iletişim ağıdır.

Tezgah üstü işlemleri denetleyen Hisse Senedi Aracıları Ulusal Derneği yasa dışı çalıştığı ya da borçlarını ödeyemez duruma geldiği anlaşılan şirketleri ya da aracıları sistemden uzaklaştırma yetkisine sahiptir. Bahis konusu piyasada işlem gören hisse senetlerinin çoğu daha küçük ve daha istikrarsız şirketlere ait olduğu için NASDAQ diğer iki büyük borsadan daha riskli bir piyasa olarak bilinir. Buna karşılık yatırımcılara pek çok fırsat sunar. 1990′larda hızla büyüyen ileri teknoloji hisse senetlerinin çoğunluğu NASDAQ’ta işlem görmüştür.

BİR YATIRIMCILAR ÜLKESİ

Menkul kıymetler borsalarında eşi görülmemiş bir yükselmeye hisse senedi sahibi olmaktaki kolaylık da eklenince bireyler 1990′larda borsalarda büyük ölçüde işlem yapmaya başladılar. New York Borsası’nda ya da diğer adıyla “Büyük Tabela”da 1980′de bir yılda 11,4 milyar hisse el değiştirmişken bu sayı 1998′de 169 milyar oldu. 1989-1995 yılları arasında ABD’de doğrudan doğruya ya da emeklilik fonları gibi aracılar kullanarak hisse senedi sahibi olmuş bulunan ailelerin oranı toplamın yüzde 31′inden yüzde 41′ine yükseldi.

Bireylerin parasını alıp onlar adına çeşitli hisse senedi portföylerine yatırım yapan karşılıklı fonlar sayesinde halkın borsa faaliyetlerine katılması çok kolaylaştı. Karşılıklı fonlar kendilerini bu iş için yeterli bulmayan ya da binlerce hisse senedi arasında seçim yapmaya zamanı olmayan küçük yatırımcıların paralarını profesyoneller aracılığıyla değerlendirmelerine olanak yaratırlar. Sözü edilen kuruluşların elinde çeşitli hisse senedi gurupları bulunduğu için yatırımcıları bireysel hisselerin değerinde görülebilecek ani değişikliklere karşı belirli bir ölçüde korumuş olurlar.

Her biri değişik türde yatırımcıların gereksinimlerini ve önceliklerini karşılayacak biçimde düzenlenmiş düzinelerce karşılıklı fon vardır. Bazı fonlar kısa sürede gelir sağlamaya yönelikken bazıları da uzun vadede sermaye değeri yükselişi yaratmaya çalışırlar. Bazıları ihtiyatlı bir biçimde yatırım yaparlar; buna karşın, bazıları da daha büyük kazanç elde etmek umuduyla daha büyük risklere atılırlar. Bazılarının sadece belirli endüstrilere ya da yabancı şirketlere ait hisse senetleriyle ilgilenmelerine karşılık bazıları da değişken piyasa stratejileri uygularlar. Bahis konusu fonların sayısı 1980′de 524 iken 1998 sonunda 7.300′e fırladı.

Sağlıklı kazanç elde etmenin ve geniş bir seçenek alanına sahip olmanın çekiciliği nedeniyle Amerikalılar 1980′lerde ve 1990′larda karşılıklı fonlara büyük ölçüde yatırım yaptılar. 1990′ların sonlarında yatırımcıların karşılıklı fonlarda 5,4 trilyon dolarları vardı; bu fonlarda parası olan aile oranı da 1979′da yüzde 6′dan 1997′de yüzde 37′ye çıktı.

HİSSE SENEDİ FİYATLARI NASIL BELİRLENİR

Hisse senedi fiyatları çeşitli ögelerin hiçbir uzman tarafından sağlıklı olarak anlaşılamayacak ya da önceden kestirilemeyecek bir biçimde birleşmesi sonucunda belirlenir. Ekonomistlere göre fiyatlar genelde şirketlerin gelecekteki para kazanma kapasitelerini yansıtır.

Yatırımcılar gelecekte önemli kar edineceğini bekledikleri şirketlerin hisse senetlerine yönelirler; çok kişi bu gibi şirketlerin hisse senetlerini almak istedikleri için de söz konusu senetlerin fiyatı yükselir. Buna karşın, yatırımcılar geleceği pek parlak olmayan şirketlerin hisse senetlerini almaktan kaçınırlar; az sayıda birey böyle senetleri almak isteyeceği ve çok sayıda birey de onları elden çıkarmaya çalışacağı için fiyatlar düşer.

Yatırımcılar hisse senedi almaya ya da satmaya karar verirlerken iş çevrelerinin genel durumunu ve geleceğini, yatırım yapmayı düşündükleri şirketin parasal konumunu ve gelişme olasılıklarını incelerler ve hisse senedi getirilerinin geleneksel düzeyin altında mı üstünde mi olduğuna bakarlar. Faiz oranlarındaki eğilimler de hisse senedi fiyatlarını önemli ölçüde etkiler.

Faiz oranlarının yükselmesi genelde hisse senedi fiyatlarını düşürür; çünkü, bu kısmen ekonomik faaliyetlerdeki genel yavaşlamanın ve şirket karlarındaki azalmanın habercisidir, kısmen de yatırımcıların borsayı bırakıp yüksek faiz getiren başka alanlara yönelmelerini teşvik eder. Bunun aksine, faiz oranlarının düşmesi hem daha kolay borç alınabileceği ve daha hızlı büyüme sağlanabileceği anlamına geldiği hem de faiz getiren yeni alanların yatırımcılar açısından çekiciliğini yitirmesi sonucunu doğurduğu için çok kez hisse senedi fiyatlarının yükselmesine yol açar.

Buna karşılık, belirli başka ögeler durumu karmaşıklaştırır. İlk olarak, yatırımcılar genellikle o andaki getirileri göz önünde tutmak yerine belirsiz bir geleceğe yönelik beklentilerine uyarak hisse senedi alırlar. Bahis konusu beklentiler de çok kez mantıklı ve doğru olmayan çeşitli faktörlerin etkisinde kalır. Bu nedenle fiyatlar ve getiriler arasındaki kısa vadeli bağ çok zayıf olabilir.

İvme de hisse senedi fiyatlarını etkileyebilir. Fiyatların yükselmesi doğal olarak daha çok sayıda alıcıyı piyasaya çeker ve bunun üzerine fiyatlar daha da yükselir. Onları ileride daha da yüksek bir fiyatla satma beklentisi içinde hisse senedi alan spekülatörler de bu yükselme baskısını arttırırlar. Uzmanlar hisse senedi fiyatlarının sürekli yükselişini “ayı” piyasası olarak tanımlarlar. Spekülasyon humması daha fazla sürdürülemeyince fiyatlar düşmeye başlar. Fiyatların düşmesinden endişelenen yatırımcıların sayısı çoğalınca ellerindeki hisse senetlerini satmaya çalışırlar ve bu da düşüş eğilimini hızlandırır. Bu duruma ise “boğa” piyasası denir.

PİYASA STRATEJİLERİ

Ellerindeki hisse senetlerini uzun süre tutmaya razı olan yatırımcılar başka finansal yatırımlar yapmak yerine menkul kıymetler borsasına yönelince XX. Yüzyıl’ın büyük bir bölümünde daha yüksek gelir sağladılar.

Hisse senedi fiyatları kısa vadede çok oynak olabilir ve bu nedenle de borsadaki düşüş sırasında ellerindeki senetleri satan yatırımcılar kolayca zarara uğrayabilirler. Sözgelimi, Amerika’daki en büyük karşılıklı fon kuruluşlarından birinin ünlü bir eski başkanı olan Peter Lynch, 1998′de, ABD hisse senetlerinin geçmiş 72 yılın 20’sinde değer yitirdiğini söyledi. Lynch’e göre, borsanın 1929′daki çöküşünde değer yitiren hisse senetlerinin eski değerine yükselmesi için yatırımcıların 15 yıl beklemeleri gerekti.

Buna karşılık, ellerindeki senetleri 20 yıl ya da daha uzun süreyle bekleten bireylerin hiç kaybı olmadı. Federal hükümetin Genel Muhasebe Dairesi tarafından Kongre’ye sunulmak amacıyla hazırlanan bir incelemede, 1926′dan beri yaşanan en kötü 20 yıllık dönemde hisse senedi fiyatlarının yüzde 3 arttığı belirtildi. En iyi 20 yıl içindeyse fiyatlar yüzde 17 yükseldi. Bunun aksine, hisse senedi yerine en yaygın yatırım aracı olan 20 yıl vadeli tahvillerin getirisi yüzde 1′le yüzde 10 arasında değişti.

Anılan incelemelere dayanan ekonomistler çeşitli hisse senetlerini içeren bir portföy oluşturup uzun süre ellerinde tutan küçük yatırımcıların en yüksek getiriyi sağladıkları sonucuna varmışlardır. Buna karşın, bazı yatırımcılar kısa vadede daha yüksek gelir sağlayacaklarını umarak belirli riskleri göze alırlar. Bu amaçla da çeşitli stratejiler geliştirirler.

Teminat Karşılığı Hisse Senedi Alımı: Amerikalılar krediyle pek çok şey alırlar ve hisse senetleri de bunun dışında kalmaz. Belirli yatırımcılar yüzde elli 50 peşin ödeyip kalanı için de aracılarına borçlanarak “teminat karşılığı” hisse senedi satın alabilirler. Teminat karşılığı alınan hisse senetleri değer kazanırsa bu yatırımcılar onları satıp aracılarına olan borçlarını, faizleri ve komisyonu ödeyebilir ve yine de kar sağlayabilirler. Eğer senetler değer yitirirse aracı bir “teminat çağrısı” yapar ve yatırımcıyı hesabına ek para ödemeye zorlar ve böylelikle alacağı olan para hisse senetleri değerinin yarısından az bir miktarda kalır. Yatırımcı nakit ödeyemezse aracı senetlerin bir kısmını zararına satıp borcu karşılar.

Teminat karşılığı hisse senedi alımı bir tür finansal kaldıraçtır. Yüksek risk taşıyan işlemlere girişerek kumar oynamak isteyen spekülatörlere daha çok hisse senedi alma fırsatı yaratır. Eğar yatırıma ilişkin kararları doğruysa spekülatörler daha büyük bir kar elde edebilirler; fakat, piyasayı yanlış değerlendirirlerse daha büyük zarara uğrayabilirler.

ABD’nin merkez bankası olan Federal Rezerv Kurulu (çok kez “the Fed” adıyla tanınır) yatırımcıların satın alınacak hisse senedi için ödemeleri gereken para miktarını belirleyen en düşük teminat oranlarını saptar. Kurul bu oranları değiştirebilir. Eğer piyasanın canlanmasını amaçlıyorsa düşük oranlar belirler. Spekülatif alımları sınırlamak istediğinde de oranları yüksek tutar. Federal Rezerv Kurulu zaman zaman yüzde 100 ödeme yapılmasını talep eder; fakat, XX. Yüzyıl’ın son yirmi yılı süresince oranı daha çok yüzde 50′de tutmuştur.

Açığa Satış Yapmak

Bir başka spekülatör gurubu da “açığa satış yapanlar” diye bilinir. Belirli bir hisse senedinin değer yitireceğini düşünürlerse aracılarından ödünç aldıkları hisse senetlerini satıp onların yerine başka senetleri ileride açık piyasada daha düşük fiyatla alarak kar etmeyi umarlar. Söz konusu yöntem ayı piyasası oluştuğunda kar etme fırsatı verirse de hisse senedi alım-satımındaki en riskli yoldur. Eğer açığa satış yapan yatırımcı yanlış tahminde bulunmuşsa sattığı hisse senetleri birden değer kazanıp onun büyük zarar görmesine yol açabilir.

Opsiyon (Seçmeli Vadeli İşlem)

Pek fazla olmayan bir miktar nakit paraya finansal kaldıraç uygulamanın bir başka yolu da belirli bir hisse senedini ileride şimdiki fiyatına yakın bir fiyatla almak için “alım” opsiyonu sözleşmesi yapmaktır. Piyasadaki fiyat yükselirse alıcı opsiyon hakkını kullanıp hisse senetlerini bu daha yüksek fiyattan satarak kar edebilir ya da hisse senedinin fiyatı yükseldiği için kendi değeri de artmış olan opsiyon hakkını satabilir.

“Satım” opsiyonu sözleşmesi yapmak ise bunun tersine işler ve belirli bir hisse senedini ileride şimdiki fiyatına yakın bir fiyatla satma taahhüdü oluşturur. Açığa satış gibi satış opsiyonu da yatırımcıların piyasanın düşmesinden yararlanmalarını sağlar. Buna karşılık, fiyatlarda bekledikleri gelişmeler olmazsa yatırımcılar büyük zarara uğrayabilirler.

DÜZENLEYİCİLER

1934′te kurulmuş olan Menkul Kıymetler ve Borsalar Komisyonu (Securities and Exchange Commission - SEC) Birleşik Devletler’deki borsaların en başta gelen düzenleyicisidir. 1929′dan önce borsaları eyaletler düzenlemekteydiler; fakat, 1929 yılında borsadaki çöküşün Büyük Bunalım’ı başlatması bu yöntemin yetersiz olduğunu kanıtladı. 1933 tarihli Menkul Kıymetler Yasası ve 1934 tarihli Menkul Kıymetler Borsası Yasası küçük yatırımcıları sahtecilikten koruma ve şirketlerin mali raporlarını kolaylıkla anlamalarını sağlama konularında federal hükümete birbiri ardından önemli roller kazandırdı.

Komisyon bu amaçlara erişmek için bir düzenlemeler ağı uygular. Halka hisse senedi, bono ve başka senetler sunan şirketler SEC’e ayrıntılı bir mali kayıt belgesi vermek zorundadır ve bu bilgiler halka açıklanır. SEC bu belgelerin tam ve doğru olup olmadığına karar verir ve böylelikle yatırımcıların piyasadaki menkul kıymetler konusunda sağlam ve gerçekçi kararlar almaları güvence altına konulmuş olur.

SEC hisse senetleri çıkarıldıktan sonra da borsadaki işlemleri denetler ve fiyatlarla oynanmasını engelleyen yönetmeliklerin uygulanmasını sağlar; bu nedenle, aracılar, tezgah üstü piyasada işlem yapanlar ve borsaların kendileri SEC’ye kayıt yaptırmak zorundadırlar. Komisyon bunlara ek olarak şirketlerin hisse senetleri kendi elemanları tarafından alınıp satıldığında bunun da kamuya bildirilmesi zorunluluğu getirir; Komisyon’un görüşüne göre, bahis konusu “içerdekiler” kendi şirketleri hakkında özel bilgi sahibi sahibidirler ve onların yaptıkları hisse senedi alımları ya da satımları diğer yatırımcıların şirketin geleceğine ilişkin güvenleri konusundaki düşüncelerini etkileyebilir.

Kuruluş ayrıca içerdekilerin henüz yayınlanmamış bilgilere dayanarak alım-satım yapmalarını da engellemeye çalışır. SEC 1980′lerde sadece şirket üst düzey yetkililerini ve başkanlarını değil şirketlere ilişkin açıklanmamış bilgilere erişebilecek sıradan görevlilerin hatta şirket dışındaki avukatlar benzeri kişilerin yaptığı alışverişleri bile izlemeye başladı. SEC’de Başkan tarafından atanan beş komiser görev yapar. En fazla üç komiser aynı siyasi partinin üyesi olabilir; her yıl bir komiserin beş yıllık görev süresi sona erer.

Emperyalizm

•Nisan 28, 2007 • Yorum yapılmamış

Emperyalizm, imparatorluk kurma eğilimidir; bir devletin sınırlarını genişletme politikasına denir. Emperyalizm, aynı ekonomik ve sosyal bütün içinde etnik ve kültürel bakımdan farklı halkların, merkezi bir iktidarın otoriter yönetimi altında bir araya getirilmesi eğilimini ifade etmektedir.

Avrupa Ülkeleri 16. yüzyıldan itibaren özellikle merkantilist akımın etkisi ile yoğun bir sömürgecilik faaliyetine girişmişlerdir. Sanayi Devrimi, sömürgecilik ihtirasını artırmıştır.

Sömürgelerin ucuz ve devamlı hammadde temin etmeleri ve sanayi mamulleri için de sürüm alanı olması, ekonomik bakımdan emperyalist ülkelere büyük yararlar sağlamaktaydı. Bununla birlikte sömürgecilik yoluyla büyük kârların sağlanması ile Avrupalı işçilerin refah seviyesi artmakta, işsizlik ihtimalleri azalmaktaydı.

Modern çağların ürünü olan ekonomik emperyalizm, hammadde ve ticari sürüm alanlarının aranmasından doğmuş, merkantilist ve kapitalist çağla beraber ortaya çıkmıştır. Her imparatorluk ve her emperyalizm sömürgeci olmasa bile, imparatorluk yani emperyalizm olayı ile sömürgecilik arasında sık sık rastlanan bir bağ vardır. Nitekim 19. yüzyıldan beri Avrupa Ülkelerinin ekonomik gelişmesinde sömürgeciliğin önemli bir rol oynadığı gerçektir. Ancak kapitalist sistemin ayakta durmasını sağlayan tek unsur sömürgecilik olmamıştır. Bunu, daha çok bilim-teknoloji ve bu alanlardan yararlanma, sağlamıştır.

AVRUPA PARA BİRLİĞİ

•Nisan 28, 2007 • Yorum yapılmamış

  Avrupa’nın parasal açıdan bütünleşmesini ifade eden Avrupa Para Birliği fikri, tek bir Avrupa Para Birimi’nin yaratılmasını, tüm AET ülkeleri için tek bir Merkez Bankası’nın oluşturulmasını öngörmektedir.

  Bu konuda ilk girişim Barre Planı olmuştur. 1969′da AET Konseyi tarafından kabul edilen I. Barre Planı’nı Werner Planı izlemiştir. Bu plan, 1971-81 yılları içinde ekonomik ve parasal birliğin aşamalı olarak oluşturulmasını öngörmekte idi. Bazı yazarlarca “büyük düş” olarak nitelenen Avrupa Para Birliği kurulması düşüncesi, günümüzde önemli adımların atılmış olmasına karşın, topluluk ülkelerinin ekonomilerindeki farklılıklar nedeniyle gerçekleşebilmiş değildir.

  Avrupa Para Birliği yolunda atılan önemli girişimlerden birisi, 1979′da yürürlüğe giren Avrupa Para Sistemi’dir. Bu alandaki en son ve en önemli girişim de 1991 yılındaki Maastricht Antlaşması ile olmuş ve en geç 1999 yılında tek paraya geçilmesi kararlaştırılmıştır.

BANKACILIĞIN TARİHÇESİ

•Nisan 28, 2007 • Yorum yapılmamış

Paranın genel bir değişim aracı olarak kullanılmaya başlanmasından önce, tüccar senetleri ve mal karşılığı kredi şeklinde ilkel banka işlemleri yapılmaya başlanmıştır. Bankalar, günümüzdeki yapılarına ticaret ve sanayinin geliştiği son çağlarda ulaşmışlardır.

İlk ticari itibar belgelerinin Mezopotamya’da kullanıldığı bilinmektedir. Özellikle İ.Ö. 5. ve 6. yüzyıllarda arazi ipoteği ve kefalet karşılığı kredi işlemleri yapılmıştır. Ayrıca, halkın tapınaklara ve ilahlara armağan ettikleri ayni maddeler, kredi sisteminin kaynağını oluşturmuştur. Bu kaynağın din görevlilerince gelir sağlamak amacıyla ödünç verilmesi ve tapınakların en güvenilir para saklama yerleri olması ile bankacılık sistemi de oluşmaya başlamıştır.

Paranın değişim aracı olarak kullanılmaya başlaması ile para alıp borç veren, bir ülke ya da şehir parasına çeviren bankerler ortaya çıkmıştır. Bunlar, müşterilerinden mevduat da kabul eder ve bunları yüksek faizlerle başkalarına kredi olarak verirlerdi. Böylece, ilk örnekleri Mezopotamya, Eski Yunan ve Eski Roma’da görülen banka, İtalyanca’da “masa, tezgâh” anlamına gelen “banco” kelimesinden kaynaklanmaktadır. İtalya’da önlerine bir masa koyarak para ticareti yapan bu kişilere 12. yüzyılda banchiero (banker) adı verilmiştir.

Dünya politika ve ticaretinin en önemli merkezlerinden biri olan Roma’da önceleri para değiştirmesi şeklinde başlayan bankerlik, daha sonra mevduat kabulü, kredi işlemleri ve poliçe alım satımıyla gelişmiştir. Ortaçağ’da şehirlerin doğması ile birlikte ekonomik ilişkiler gelişmeye, Haçlı Seferleri nedeniyle orduların gereksinimlerini karşılamak için büyük para nakilleri yapılmaya başlanmıştır. Bu sırada Avrupa’nın Doğu ülkeleri ile ticareti de gelişmekteydi. Bu nedenlerle, ticaretin kolaylıkla yürütülebilmesi için para işlemlerinde aracılık edecek kurumlara ihtiyaç duyulmuştur. Bütün bu olaylar, banka sisteminin gelişimini hızlandırırken ticaret hukukunun da doğmasına neden olmuştur.

Bunun yanında İslam ve Hıristiyan dinlerinin faizi yasak etmesi, bankacılığın gelişiminde önemli bir engel olarak ortaya çıkmıştır. Bu iki dinin koyduğu faiz yasaklamasıyla Museviler banka sistemine egemen olmuşlardır. Günümüz bankacılığı, 1157’de Venedik Bankası’nın kurulması ile başlamıştır. 1408’de Cenova Bankası kurulmuştur.

Yeniçağ’la birlikte Avrupa’da düşünce ve ekonomi alanında başlayan önemli değişiklikler nedeniyle faizin meşruluğunun kabul edilmesi bankacılığın gelişimini engelleyen en önemli sebeplerden birini ortadan kaldırmıştır. Sömürgeleşmenin yaygınlaşması ile birlikte ticaretin çeşitlenmeye başlaması bankaları da uzmanlaşmaya ve birleşmeye yöneltmiştir.

19. yüzyılda ticaret sermayesinin gelişimi ve sanayi devrimi, banka sistemini büyük bir hızla geliştirmiş, bankaları parasal ilişkilerin odaklaştığı en önemli mali kurumlaran biri haline getirmiştir.

Her ülkede aynı biçimde olmamakla birlikte, genellikle halktan mevduat toplayarak kaynak oluşturan bankalar, ticaret alanında uzmanlaşırken kendi öz sermayeleri ile çalışan bankalar da yatırım ve iş bankacılığında uzmanlaşmıştır.

Ticari kapitalizmden sanayi kapitalizmine geçiş sürecinin başlamasıyla bankacılık alanında da birleşmeler başlamıştır. 19. yüzyılda sermayenin uluslararasılaşmaya başlaması, uluslararası ekonomik ilişkileri hızlandırırken bankacılığa da uluslararası bir nitelik kazandırmıştır.

EKONOMİ POLİTİKASININ ABC’Sİ

•Nisan 28, 2007 • Yorum yapılmamış

     Ekonomi politikaları oluşturulurken dikkat edilmesi gereken en önemli öğlerden biri de elinizdeki politika araçlarının sayısı ile hedefleriniz arasında uyumdur.Örnegin;elinizde yalnızca vergi politikası yada para politikası gibi iki farklı politika aracı var ise,iki farklı değişken hedeflememiz mümkündür;ekonomik büyüm ve fiyat istikrarı gibi.Söylendiğinde basit gibi görünen bu kural uygulayıcılar tarafından çoğu kez ihmal edilebilmektedir.

     Bu basit gibi duran kuralı ekonomi politkası seçnekleri üzerine uyarlayan,Kuzey Avrupalı iktisatçı Profesör JAN TİNBERGEN’dir.”Bilimdeki büyük katkılar aslında basit buluşlardır”tezini doğrularcasına Tinbergen,bubu yaklaşımı sergilediği bilimsel katkıları dolayısıylaekonomi alanında Nobel ödülü kazanmıştır.Tinbergen bizim ülkemizde yabancı bir kişi değildir.Devlet Planlama Teşkilatı’nın kurulduğu 1960′lı yılların başında Türkiye’ye gelerek Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın hazırlanmasında Türk teknisyenlerine hocalık etmiştir.

      Sözünü ettiğimiz kural yoktan var edilmiş bir olgu da değildir.Aritmatik bilen herkesin anlayabileceği gibi kaç tane bilinmeyeniniz varsa o kadar denkleminiz olması gerekir.Aksi takdirde,elinizdeki denklemleri kullanarak yada bilinmeyenlerin değerini tam olarak bulamazsınız yada her bilinmeyen değişken için birden fazla değer var demektir.Tinbergen’in söylediği de,aritmatikteki bu basit kuralın ekonomi politikası seçeneklerine uyarlanmasıdır.

      Bu kuralı Merkez bnkası politikalrına uyguladığımızda ortaya ilginç bir sonuç çıkmaktadır.Merkez bankalarının elinde bir tane ekonomi aracı bulunmaktadır:Para.Bu politika racıyla merkez bankaları ancak bir hedef peşinde koşabilirler,örneğin,fiyat istikrarı,ekonomik büyüme,ödemeler dengesi ya da döviz kurlarında istikrar.Ama bütün bu hedeflerin hepsinin birden aynı anda arkasından koşmak merkez bankaları için olanaksızdır.Bu nedenlede modern merkez bankacılığında merkez bankasının hedefi olarak çoğu zaman fiyat istikrarı gösterilir.Diğer başka hedefler ise fiyat istikrarı hedefiyle çatışmadığı sürece muteber sayılır.Bir başka deyişle,diğer hedefler merkez bankasının yolunun üzerine çıkarsa bakılır,ama o hedefler için fiyat istikrarından ödün verilmez.Avrupa Merkez Bankası’nın bu kuralın uygunlamasına bir örnek gösterilebilinir. 

       Ülkemizde yaşanan şartler içinde,Merkez Bankası döviz kurlarındaki istikrarı zorunlu olarak kendine hedef olarak seçmiştir.Hedef gerçekten buysa,enflasyonun  düşürülmesi veya ödemeler dengesinin bozulmaması gibi dile getirilen diğer hedefler şaşırtmacadır,palavradır.Bu bağlamda,kur artışlarının enflasyona paralel götüreceği söylevleri de ancak kulağa hoş gelen boş bir laf olmaktan öteye gidemez.Kur atışları kurların istikrarlı gittiği bir ortamda enflasyona paralel gidebilir.Ama bu tamamen bir tesadüftür.Kur artışlarının enflasyona paralel gitmesi bir hedef ise,kurların istikrarlı gideceği gibi bir hedef olamaz.Amiyane tabirle,bir taşla ancak bir kuş vurulabilir.Bütün bunları birlikte yapmaya özveriyle çalışan tüm arkadaşlarımızın dikkatlerine sunarız.

                                                                                                  ” ERKAN KUMCU”